Eşref Akgül


Bağışlanma ve bağışlama

Bağışlanmak ve bağışlamak birbiriyle ilintili ama anlamsal olarak farklı kavramlardır.


Bağışlanmak daha çok fail, bağışlamak ise mağdur için kullanılmaktadır. Ama fail ve mağdur bağlamında ele alındığında bağışlamak kavramının farklı anlamlar taşıdığı anlaşılıyor. Bir savaşta haklı olmasına rağmen mağlup olup esir düşen kişi bağışlanmayı talep eder. Yani mağdur olan bağışlamak yerine bağışlanmaktadır.  Bağışlanmak yerine “af dilemek” kelimesi de kullanılmaktadır.  Bağışlanma talebi (af dilemek)  hem vermek hem de vermemek; yani insan hem onay verdiği hem de vermediği durumlarda bağışlanmayı talep etmektedir. Af dilemenin tek bir anlamda kullanılmadığı görülmektedir. Bir önceki açıklamada, bağışlamak kavramında ele aldığımız gibi, bağışlanmak kavramında da aynı durum söz konusudur. Nasıl ki bir olayda failin kendisi bağışlanma talebinde bulunuyorsa, bir savaşta birçok insanı öldüren kişiye verilen destek veya egemenlik onayı ve verilen bir silah için de bağışlanmak söz konusudur. Bu ikircim görüldüğünde bağışlamayı bile bağışlatmak gerekmektedir.

Bağışlanma/bağışlama bir anlamda bir kötülüğü yapan ve bu kötülüğe maruz kalan kişilerin birebir ve yüz yüze yani aracısız olarak dilenebilecek ya da bahşedilebilecek bir şeymiş gibi görünmektedir.  Kant da bir suç kime karşı işlenmişse o affedebilir diyordu. Şöyle ki, bir insana karşı işlenmiş bir suçun devlet veya egemen tarafından affedilemeyeceğini, egemenin ancak kendisine karşı işlenmiş bir suçu affedebileceğini o da başkaları zarar görmeyecek şekilde olması gerektiğini söylüyordu. Eğer suça maruz kalan kişi ölmüşse veya başka durumlarda üçüncü kişiler tarafından da bağışlanamayacağını söylüyordu. Bu şu anlama gelir, hiç kimse başka birine karşı yapılmış bir saldırıyı ve işlenmiş suçu bağışlama hakkına sahipmiş gibi davranamaz. Duruma böyle bakıldığında, bağışlanma/bağışlama olmadan ya bunlardan biri ölürse ne olacak? O zaman bağışlama/bağışlanma imkânsız bir durum halini mi alacak? Eluard’ın “Yok kurtuluş yeryüzünde, Cellatlar bağışlanabildiği sürece” diyordu. Bu bakış açısı bağışlama/bağışlanmayı birebir yüz yüze gelme durumuna indirgediği için fail ve mağdurlardan biri öldüğünde bağışlama/bağışlanma imkânsızlaşmaktadır.  Başka bir ifadeyle affetme/affedilme olanaksızlaşır ve artık bu durum onarılamaz. Bundan dolayıdır ki Jankelevitch bağışlama ölüm kamplarında ölmüştür, dedi.

Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde bağışlanmayı itiraf, pişmanlık ya da vicdan azabı, kurban ve günahını ödeme yoluyla uzlaşmaktan ve kefaret ödemekten ayırmamaktadır. Bu yaklaşım bağışlama/bağışlanmayı birinci şahıslar üzerinden okumamaktadır. Söz konusu gelenekler bağışlama/bağışlanma eylemini bir sonraki kuşakların da sorumluluğu olarak görmektedir. Bundan dolayı olacaktır ki, genç bir Alman olan Wiard Raveling Jankelevitch’ye yazdığı uzun mektuptan sonra Jankelevitch’in verdiği cevapta, her ne kadar bağışlama kelimesini kullanmamışsa bile, bu içten bağışlanma talebini uzun zamandır beklediğini bidirmişti. Jankelevitch’in bağışlama kavramını kullanmamasının nedeni şu açıklamasında açıklığa kavuşabilir : “Bu kardeşçe sözcüğü (Matt 23’te geçen hepiniz kardeşsiniz sözüne atfen) umut ettik! Hiç kuşkusuz bizden af dilenmesini beklemiyorduk… Ama anlayış belirten bir sözü, şükranla, gözlerimizde yaşlarla kabul buyururduk. Yazık pişmanlık diye Avusturyalılar bize cellatların utanç verici biçimde aklanmasını hediye ettiler.” Bu açıklamadan da anlaşılıyor ki her ne kadar bağışlama kavramı kullanılmamışsa da faillerin ardılları olarak görülenlerden bağışlanma talebine bulunmaları istenmektedir. Jankelevitch’nin bağışlama kamplarda ölmüştür demesiyle bağışlamanın imkânsızlığını belirtmesine rağmen, bağışlanma talebinin kabul görülebileceğini de anımsatmaktadır.